Aylak Adam Kitap İncelemesi

Yusuf Atılgan- Aylak Adam

Okumaya olan küskünlüğüme, kitaplığımda sırasını bekleyen Aylak Adam ile son verdim. Kitap, ilk cümlesi ile beni kendine bağlamayı başardı ve gerçekten çok etkiledi: Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi”.

Okurken kısmen sıkıldığım, nereye bağlayacak acaba diye düşündüğüm çok zamanlar oldu. Hatta ilk 50 sayfalık dilimde bırakmayı dahi düşündüm. Hem okurken hem de kitap bittiğinde eski sayfalara geri döndüm ve aklımdaki bazı karmaşıklıkları giderdim. Sonuç olarak taşlar yerine oturduğunda Aylak Adam, “iyi ki okumuşum” dediğim kitaplardan biri haline geldi ve kitabı incelemenin bir borç olduğunu düşündüm.  Bu incelemeyi kaleme alırken, kitap özetini ve etkilendiğim cümleleri “henüz okumamış olanları” düşünerek en sona koydum. Şimdiden iyi okumalar.

Kitabın Künyesi:

Kitabın Yazarı: Yusuf Atılgan

Basım Tarihi: 1959

Sayfa Sayısı: 190

Karakterler: C, Ayşe, Güler, B, Zehra Teyze, Şaşı Kadın, Sami

Aylak Adam:

Romana Dair:

Bir kitabın yazıldığı dönem ve yazarının ruh dünyası bilinirse, kitaptan çok daha fazla haz alınacağını düşünüyorum ve 1950’li yıllara gitmek istiyorum. Aylak Adam romanının yazıldığı yıllarda karşımıza iki edebiyat anlayışı çıkıyor. İlk gruptaki yazarlar, dönemin çalkantılı siyasi hayatından da etkilenerek toplumsal eserler ortaya koyuyor ve vatandaşın sorunlarına eğliyor. Özellikle köylü teması üzerinden yoksulluğun anlatıldığına şahit oluyoruz. Diğer tarafta ise bireyi anlamaya çalışan ve yabancılaşmış karakterlere yönelen romanları görüyoruz.

Yusuf Atılgan Aylak Adam ile, her iki akımdan da etkilenen, sonuca değil sürece odaklanan bir anlayış geliştiriyor. Çünkü roman toplumsal sorunlardan uzaklaşmadan C’nin yabancılaşan hayatını konu alıyor. Özellikle kentleşmenin sürekli arttığı; mutsuz, amaçsız, plansız bir yaşam sürenlerin çoğaldığı dönemde yazılan roman bunu gayet başarılı bir şekilde yansıtıyor. Burada “yabancılaşma” kavramına da değinmek gerekiyor. Çünkü roman yabancılaşma temasını konu alan yapıtların en önemlisi olan  L’etranger’i anımsatıyor.

 

Yusuf Atılgan birçok kez Albert Camus’un L’etranger ’inden esinlendiğini kabul ediyor. Buna rağmen Atılgan’ın acımasızca eleştirildiği yazılara şahit oluyorum. Bana kalırsa bu haksızlık. Çünkü Aylak Adam, karakterler ve olay örgüsü bakımından ciddi farklılıklar taşıyor. Ayrıca her bir satırda toplumumuza ait kültürel desenlere yer veriliyor. Fikren esinlenme olabilir ama içerik olarak değil. Neyse…

Bir Karakterden Ötesi: “C”

Aylak Adam’ı anlamak, C’yi anlamaktan geçiyor. C, her biri birbirinin kopyası olan, günlük menfaatler için her türlü yalakalığı yapmaktan geri durmayan insanlar arasında yalnız kalmıştır

“Şehirli erkeğin, kalabalıklar içerisindeki yalnızlığı”.

Onu anlayan, derdini paylaşabileceği hiç kimse yoktur. Yusuf Atılgan, bunu “üç mutfak bir salon” simgesi üzerinden başarı ile anlatıyor. Zira Aylak Adam C, hiçbir zaman böyle bir evi, evliliği ya da çocukları olmasını hayal etmiyor. Aslında bu düşünce bir Atılgan portresi olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü yazar birçok çalışmasında kalıp düşüncelere karşı savaşıyor. Buna en yakın örnek olarak “Bodur Minareden Öte” eserini verebiliriz:

“Suyun üstünde yüzen tek tük yarı-donuk yağ boncuklarıyla iğrenç görünüşü vardı. Beş yıllık yaşamımızın özeti gibiydi bu yemek

Aylak Adam, mutluluk mücadelesini bazen duygusal bazen de tensel motiflerle aktarıyor. C,  bir türlü edinemediği huzuru sokaklarda arıyor. Roman, C’nin hayatına anlam katacak şeyi aramasını konu alıyor. Herhangi bir sonucu olmayan roman, C’nin yaşadıklarıyla okuyucuya psikolojik mesajlar gönderiyor. Atılgan’ın hayatın amacını tutamak ya da düşsel sevda olarak nitelendiriyor ve bu bana Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabını anımsatıyor. Ne diyordu Frankl: İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.” Nietzsche’nin “Yaşamak için bir neden’i olan, her türlü nasıl’a dayanabilir” sözü de karakter C’yi anlatıyor:

“Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi”

Karakterdeki bu arayış, okuyucuya çeşitli imgelerle sezdiriliyor.  Çocukluk yaşantılarına vurgu yapan Sigmund Freud, C’nin kişiliğinde sanki bizleri selamlıyor. C, çocukluk yılları, bilinçaltı ve şimdiki zaman arasında bir savaş veriyor. Eminim ki Freud da bir roman yazsa idi, baş kahramanı  “C”den farksız olurdu. Çünkü C’nin umursamazlık, dostluk kuramama, bacaklardan çekinme, gerçek sevgiyi arama, tembellik gibi duygu ve davranışlarının sebebi annesizlik, babasının hoyratlığı ve teyzesinin hoşgörüsüne bağlanıyor.

Atılgan, Aylak Adam eserinde bilinçaltı göndermelerle Freudyan bir üslup izliyor. Bacaklardan olan korkusunu anımsadınız değil mi? Ya da kulağındaki sızıyı. İşte bunlarda babası ve teyzesi ön plana çıkıyor. Çünkü bacaklardan duyduğu korku, babasının teyzesinin bacaklarını okşamasından geliyor. Kulağındaki sızı, babasının onun kulağını yırtmasına uzanıyor. Yine teyzesine dair sözler C’nin aklına getirilerek duyduğu huzur okuyucuya yansıtılıyor. (Örneğin C. eve getirdiği hayat kadınının kucağında teyzesinin -reçel kıvamına gelince- sözünü anımsıyor.)

Psikoloji eğitimi alanların bildiği üzere Freud, rüya analizlerinde köşe, ev, balkon, kiriş gibi sembolleri kullanıyor. Bilinçaltı, gerçek hayatta da bizi bazı mekanlara sürükleyebiliyor. Kişinin bastırmaya çalıştığı ya da unuttuğu duygular, farkında olmadan onu ustalıkla yönetebiliyor. Aylak Adam’da bulunan sinema locaları tam da bunu ifade ediyor. Sinemayı çok sevmeyen, bazı filmler yarıda bırakan, filmlerin çoğunluğuna yalnız gelen C,’nin düzenli olarak sinemaya gitmesinin altında tek bir sebep yatıyor: Çünkü locadaki hayat kadınını hayatın tutamağı olan teyzesine benzetiyor.

Burada Atılgan’ın Anayurt Oteli romanını hatırlatmak isterim. Atılgan, meşhur romanında da Zebercet’in Ankara treni beklemesini bir simge olarak kullanıyor.

Bilinçaltının davranışları yönlendirmesi başka örneklerle de destekleniyor. Aylak Adam C, hiç tanımadığı kadınları öpmek, sürtünmek gibi hayvansı davranışlarını “onların da istediğini düşünerek” yapıyor. Hatta birçok sayfada C’nin çıkarımları gerçekmiş gibi anlatılıyor. Bilinçaltının etkisinde olan C, daha önce hiçbir şekilde görmediği kızların peşinden gidiyor.

Kitabı okurken dikkat etmediğim bazı cümleler kitabın sonunda anlam kazanıyor. Örneğin;“B’nin arkasından gitseydi hikâye bitecekti” yazısının kitabın sonunda anlam kazanıyor. Çünkü Güler ve B arasında tercih yapan C, anlamsızca Güler’i tercih etmiş ve Güler’in düşsel sevdası olmadığını kısa süre içerisinde fark etmişti. (Asıl tutamağı olan B’yi tercih etmiş etse, roman orada bitecekti). Bu anlamda romanın okurken C’nin hareketlerine çok dikkat etmek gerekiyor.

Hayatın acı tecrübelerini yaşayan, kültürel olarak kendisini diğerlerinden önde gören, kısmen de bu konuda haklı olan C, insanları asla samimi bulmuyor. Kişilerden uzak duruyor ve küçük bazı sebeplerle en yakınlarından bile kopuyor. Bir tabloyu, bir kitabı ya da bir kadeh içkiyi insanlardan daha değerli görüyor. C, bu düşüncesini parasını kullanarak edindiği dostluklarla okuyucuya da ispat ediyor. Parayı gören insanların şekilden şekille girebileceği birkaç misalle ifade ediliyor. Viktor Frankl’ın “en küçük bir merhamet karşısında bile minnet duyuyorduk” dediği gibi, C’nin cüzi paralarını alan kişiler ona her istediğini veriyor. (dilenci, garson, pansiyoncu kadın, avukat, hayat kadını…)

C, herkesin uyguladığı birçok kalıp davranışı da kabul etmiyor. Örnek vermek gerekirse evliliğe karşı çıkıyor. Onu basit ve gereksiz bir tören olarak görüyor. Ayrıca eşya için yaşayanlardan nefret ediyor. Romanın ilk sayfasından son sayfasına kadar bu başkaldırıyı defalarca görüyoruz. Onu Güler’den uzaklaştırıp Ayşe’ye döndüren şeyin altında da bu başkaldırı yatıyor. Çünkü Ayşe, onun gibi düşünüyor ve “elalem ne der” sözünü umursamıyor. Sevgiye ve sanata inanan Ayşe, asla parayı hayatının merkezine koymuyor.

C, roman boyunca kendisini tamamlayacak kişiyi arıyor. Aylak adam C, elmanın diğer yarısının B olduğunu fark ediyor ama artık geç kalmış oluyor.

Kendime dair: Buradaki geç kalmışlığı ben de derinden hissettim. Hayat, yanlış zamanda yanlış yerde olmamızın çıkardığı engelleri aşmakla geçiyor.

Aylak Adam’ın C’si, Tanzimat döneminde zirve yapan, toplumdan kendini soyutlamış tipleri andırsa da onlardan farkı bulunuyor. Efruz Bey, Felatun Bey, Bihruz Bey gibi karakterler elde ettikleri paranın gücüne inanan, şöhretin peşinde koşan ve batıyı kabullenen tipler iken, C parayı önemsiz gören bir karakteri resmediyor.

Sonuç olarak; psikolojik romanları seven ve satır aralarından anlam çıkarmayı sevenlerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Eminim ki kitaptaki karakterleri çevrenizdeki birçok kişiye benzetecek ve acı acı gülümseyeceksiniz. Belki de hayatınızın hataları ile yüzleşecek, değer verdiğiniz değersizlikleri bir nebze de olsa fark edeceksiniz.

Kitabın Hikayesi:

Annesini küçük yaşta kaybeden C, babası ve Zehra teyzesi ile büyümüş, gençlik yıllarında her ikisini de kaybetmiştir. Babasından kendisine yüklü miktarda miras kalmıştır. Bu nedenle C, çalışmaz ve gelen kiralarla geçinir. C o kadar aylaktır ki kiraları bile takip edecek hali yoktur ve kendisini kandırdığını bile bile bu işi avukatına yükler. Kitap okur, sinemaya gider ve sürekli gözlem yapar.

C, kentin karmaşası içerisinde çocukluğunda kalan huzuru aramaktadır. Onun duygusal ilişkilerini başlatan da bitiren de bu huzurdur. Öncelikle Ayşe ile aşk yaşayan C, basit bir sebepten Ayşe ile olan ilişkini bitirmiştir. Daha sonra Güler ve B’yi görmüş, sebepsiz bir şekilde tercihini Güler’den yana yapmıştır.

Bir müddet Güler’i gözleyen C, sonunda onunla konuşmuş ve aralarında aşk başlamıştır. C’yi en çok etkileyen iGüler’in mavi gözleridir ve bu gözlerde Zehra Teyze’sini anımsamaktadır. Ancak mavi göz simgesinin yeterli olmadığını çok geçmeden anlayacaktır. Çünkü Güler, onun gibi değildir, iki göz bir mutfağım olsun derdinde olan taşra kızıdır.

Güler’le görüşmeyen C, kafa dinlemek için yazlık kiralamıştır. Ancak kumsalda, hiç de ummadığı bir anda, eski aşkı Ayşe’yi görmüştür. Tekrardan Ayşe ile görüşmeye başlayan C, oldukça güzel vakit geçirse de hayatı monotonlaşmış ve Ayşe’den de uzaklaşmaya başlamıştır. Bunu fark eden Ayşe, mektup bırakarak C’yi terk etmiştir.

Tekrardan evine dönen C, günlerini alkol alarak ve huzuru arayarak geçirmeye devam etmiştir. Bir gün, tekrardan B’yi gören C’nin içerisinde heyecan oluşmuş ve aradığı gerçek kişinin o olduğunu düşünmüştür. Huzurunun peşinden gitmiştir ancak anlık gelişen bazı olaylardan dolayı B’ye yetişememiş ve göz altına alınmıştır.

Spoiler: Beni Etkileyen Cümleler:

  • Her zaman önünden yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını, karşıdan gelen erkeklerin gözlerin anlardı.

  • Bugünün hep tesadüflerle yüklü olduğunu düşünür düşünmez içinden eskiden buradan geçmiş, hatırlasa sevineceği bir şeyi unuttuğu duygusu belirdi.

  • Bir kadın çocuğu dövdü. Dayak yiye yiye bu şehirde yaşamayı öğrenecekti. Hep tetikte olacaktı. Yasaktı dalgınlık. Daldı mı büyük şehir insanı; kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu.

  • Yorgundu, güçsüzdü. Bu pis dünyada yaşadığı, ona bu yaptığını yaptırdıkları için kızgındı. Bir ağlasaydı! Ama ağlayamazdı.

  • İnsan kafasında en çirkin yerin kulaklar olduğunu sık sık düşünürdü. Hele arkadan bakıldı mı nasıl gülünçtüler. Anladık, kişi duysun diye vardılar. Ama bir başka biçimleri olamaz mıydı?

  • Binlerce gazete satılıyor bu şehirde. Örneğin şu yaşlı adam, “FATİH’ TE İKİ EV YANDI” başlığını görüp “iyi ki orada evim yok” diye düşünebilmek rahatlığı için mi okur.  “BİR ADAM KARISINI ÖLDÜRDÜ”, iyi etmiş kim bilir ne namussuzdu. “ÇİN’DE İSYAN”, beter olsunlar kırsınlar birbirlerini. Bize dokunmasınlar da. Bu biz dediği daha çok ben değil mi. Ben, benim, bana, beni. Herkes ben.

  • Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz, korktuğumuz için yaşarız, korku yüzünden öldürürüz.

  • Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözle bakarlar.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.